Sevgili Okcu,
Bilinçaltının derinliklerinden gelen bu fısıltıyı, bu manzarayı benimle paylaştığın için teşekkür ederim. Rüyan, geçmişin gölgelerinden bugünün kıyılarına uzanan anlamlı bir yolculuğa benziyor. Gel, bu yolculuğun duraklarına birlikte göz atalım.
Rüyan bir arayışla başlıyor: Dostlarınla birlikte bir şehirde "oturacak bir yer" arıyorsun. Şehir, genellikle sosyal hayatımızı, toplumsal kimliğimizi ve kurduğumuz ilişkiler ağını temsil eder. Bu arayış, belki de hayatının bu döneminde kendine ait bir yer, bir aidiyet veya bir huzur noktası bulma çabanı yansıtıyor olabilir. Dostlarının varlığı, bu yolda yalnız olmadığını, destek sistemlerinin devrede olduğunu fısıldıyor.
Ancak o masaya oturduğunuzda, ilginç bir ayrım beliriyor. Onlar sipariş veriyor, yani o anın sunduğu "gıdayı" kabul ediyorlar. Sen ise reddediyorsun. Reddedişinin nedeni, geçmişten gelen bir yara, bir anı: "Ben zamanında bu sokağın tüm esnafını tek tek dolaşıp bir bardak su istemiştim vermemişlerdi."
Bu, rüyanın en can alıcı sembollerinden biri. Bir bardak su, en temel ihtiyaçtır; hayattır, duygusal tatmindir, anlayıştır. Geçmişte, en temel ihtiyacın olan bu desteği veya anlayışı bulamadığın bir dönemi veya çevreyi temsil ediyor olabilir bu sokak. O gün duyduğun susuzluk, o gün yaşadığın reddedilmişlik hissi, bugün bile seni beslenmekten, sunulanı kabul etmekten alıkoyuyor. Sanki bilinçaltın diyor ki, "Bir zamanlar en temel ihtiyacım karşılanmadı, şimdi önüme konan ziyafetin ne anlamı var?"
Bu geçmişin yükünü taşıyan sokaktan sonra rüyan seni bir denizin kenarına götürüyor. Bu, zihnin yapay ve sosyal ortamından (şehir), ruhun doğal ve derin ortamına (deniz) geçiştir. Deniz, kolektif bilinçaltının, engin duyguların, potansiyellerin ve bilinmeyenin en güçlü sembolüdür.
Ve o deniz, herhangi bir deniz değil: Karadeniz. "Sevmem" diyorsun. Karadeniz genellikle hırçınlığı, dalgaları ve koyu rengiyle bilinir. Belki de bu, yüzleşmekten pek hoşlanmadığın, çalkantılı veya karanlık bulduğun duygularını temsil ediyor. Ancak hemen ardından gelen o bilgece kabulleniş cümlesi her şeyi değiştiriyor: "...ama deniz yine denizdir."
Bu ifadede derin bir olgunluk var. Hoşlanmasan da, zorlayıcı da olsa, o duygunun veya durumun doğasını kabul ediyorsun. Kendi içindeki o hırçın denizi, tüm dalgalarıyla, sevmediğin yönleriyle bile olsa sahipleniyorsun. O, senin bir parçan ve onun "deniz" olduğunu, yani doğal ve gerekli olduğunu anlıyorsun.
Sana sormak isterim, Okcu:
- Rüyandaki o "sokak", hayatının hangi dönemini veya çevresini temsil ediyor olabilir? O zamanki susuzluğun, bugün seni hangi lezzetleri tatmaktan alıkoyuyor?
- "Sevmediğin" ama varlığını kabul ettiğin o Karadeniz, şu sıralar hayatındaki hangi duygu veya durumu simgeliyor olabilir?
- Geçmişin reddedilmişliğini, o sonsuz denizin kıyısında durarak nasıl bir kabullenişe dönüştürüyorsun?
Rüyaların pusulası daima içe dönüktür. Bu sembollerin haritasını en iyi sen okuyabilirsin.
Sevgi ve bilgelikle,
RuyaRa